Şeytanın Staj Yaptığı Şirket: Toplum

“…İnsan yaşamayı öğrenmeli. Bunun için her gün alıştırma yapıyorum. En zor olan kim olduğumu bilmemem. Bu nedenle bir kör gibi ilerliyorum. Eğer birisi beni olduğum gibi severse, belki o zaman kendimi kabul edebilirim. Ama bu olasılık şuan oldukça uzak görünüyor.” (Autumn Sonata, Ingmar Bergman)

 Toplumlar, birlikte daha iyi bir yaşam sürdürmek için belirli kurallar oluşturmuşlardır. Bu kurallar zamanla tarihin içerisinde harmanlanarak gelenek/görenek haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle bu kurallar, insan yaşamının doğumundan/ölümüne kadar olan döngüsünde, öğrenerek yapması zorunlu kınlan davranışlar bütünü halini almıştır. Toplumda ahlak kurallarının oluşturduğu çizginin dışına çıkan bir birey, “ahlaksız” damgasını kolaylıkla yiyerek, toplumdan izole edilebilmektedir. Birlikte yaşamanın sağladığı uyumu bozan kişiler, bazı dönemlerde belirli yaptırımlara tabi tutulmuştur. Bu yaptırımlar bazen somut bazen de soyut bir şekilde karşımıza çıkabilmektedir. Peki, yıllardır üzerimizde uygulanan bu yaptırımların yanlış olduğunu söylesem ne düşünürdünüz?

 Bir anne, sadece ona anne öznesi yüklendiği ve toplum tarafından kutsal kabul edildiği için bu görevi yerine getirmek zorunda mı? Ya da  erkek bir birey, toplumun yüklediği erkek öznesinin görevlerini yerine getirmediğinde bambaşka etiketlerle damgalanmayı göze alabilir mi? Toplum, genelden özele herkese bir özne yüklemiştir (Hane içinde bu baba, anne, çocuk öznesiyken, iş hayatında doktor, mühendis, çırak özneleri olarak çoğaltılabilir). Öğrenci, sadece bu özneyle çağırılmalı, öğretmen görevinin niteliklerini daima taşımalı, mesleğinin yüklediği o özneyi aşacak tek bir hamlede bulunmamalıdır. Aştığında ise, topluma yüklenen olumsuz etiketlerle damgalanabilir. Bu özneleri yaşamın her evresinde bireylere yükleyen toplum, insanların tek bir kalıba girmesine sebep olurken, kişinin asıl benliğine kavuşmasındaki yolu da tıkamış olmaktadır.

 Albert Camus, “Yabancı” adlı eserinde tam da bu noktaya değinmektedir. Toplumun yüklediği özneyi reddeden bireyin başına neler gelebilir? sorusunun, acımasız yanıtıyla bizleri yüzleştirirken, sahte, aldatma ve avuntuyla oluşturulmuş bir temelin nelere yol açabileceğini okurlarına açık bir şekilde gösteriyor. Bu kurallar bütününden, uzaklaşmış bir adamın öyküsüne odaklanmamızı sağlıyor. Bir kişi annesinin ölümüne tepki vermezse, bu tepkisizliği yanı başımızdaki ufak topluluk nasıl karşılar? Bir insanın erginliğe eriştikten sonra hayatı boyunca, tıpkı bir besin zinciri gibi sırasıyla yapmaya zorlandığı davranışları, büyük bir inançsızlıkla yapması ne gibi etkiler doğurabilir? Soyut duygular toplumu anlamak açısından ne kadar önemlidir? Camus, bu soruları eser bittiği an okuyucuya yöneltiyor.

Toplumun kutsal gördüğü her şeyi, herhangi birisi kutsal görmezse ve bunu açık açık dile getirirse, sentetik nezaket prosedürleri -toplumda- devreye girecektir.

 Çoğu zaman toplumun, insanların kaderini onlara sormadan değiştirmeye çalıştığı iddiasında bulunan Camus, görüşünde yanılıyor sayılmaz.

 Topluma artık yabancı bir bireyin, olaylar karşısındaki göstermelik neşesi, tepkisiz blöfü ve içine kapanık durumu aslında asıl odaklanmamız gereken meseleyi ortaya çıkartmaktadır. Bu kurallar, bireyin asıl benliğine erişmesini engellemekle birlikte, işinde, aile ortamında, ilişkilerinde destansı bir yalnızlığa sürüklemektedir.

 Ingmar Bergman’da bu konuyu “Güz Sonatı” filminde izleyiciye bir kitap şeklinde aktarmayı başarmış. Anne ile kızı arasındaki hesaplaşmayı anlatan filmde, yüklenen roller ve yerine getirilmeyen görevler tartışılmaktadır. Filmde, anne öznesi yüklenen bireyin aslında henüz kendi benliğini keşfetmediğini ise şu repliğinden anlıyoruz: “Çocukluğumu çok az hatırlıyorum. Anne ve babamın bana dokunduklarını hatırlamıyorum bile. Ne şefkatli ne ceza için. Sevgiyle alakalı ne varsa tamamen habersizdim; şefkat, dokunma, mahremiyet, samimiyet. duygularımı göstermenin tek yolu müzikti. Bazen geceleri uyanıkken gerçekten yaşayıp yaşamadığımı merak ederdim. Bu herkes için böyle midir? Yoksa bazı insanlar sevme konusunda daha mı yetenekli oluyorlar. Ya da bazı insanlar yaşamak yerine sadece var mı oluyorlar? Sonra korku beni ele geçirdi. Korku ele geçirince kendi korkunç görüntümü gördüm. Hiç olgunlaşamadım. Yüzüm ve vücudum yaşlandı. Anılar ve tecrübeler elde ettim. Ama içimde henüz doğmamıştım bile. Kendiminki de dahil hiçbir yüzü hatırlamıyorum. Senin ve Helena’nın doğumlarını hatırlıyorum ama doğumlar hakkında bütün bildiğim çok can yaktıkları. Ama ya acı? Nasıl bir şeydi? Hatırlamıyorum.” Bir annenin, kendi annesinin gösterdiği sevgisizlik ile varolması, bu sevgisizliği kendi çocuklarına aşılaması, çocuklarını sadece boş vakitlerinde oynadığı bir oyuncak bebek gibi görmesi, bu sevgisizliğin bir virüs gibi yayılması ve sonucunda sevmeyi asla öğrenememek…

 Şefkati, merhameti, vicdanı öğrenmeden/öğretemeden duygusal olarak sakatlanmış bireyleri topluma salıveriyoruz. Toplum olarak dinlemeden, anlamadan, etiketleyip belli bir yargıda hükümler veriyoruz. Suçun anlamını bilmeden, toplum tarafından biçilen değerler doğrultusunda hareket ediyoruz. Mühim olanın bu kalıpların ötesini görmek olduğunu ise bir türlü hatırlamıyoruz. Kalıplara bürünmüş yalnızlığımızı paylaşıyoruz, bizlere yabancı olanlarla…

 İçgüdüsel olarak söylediklerimizin, yüzlerimizde sahte kalması, başkalarının isteklerine göre hareket ettiğimiz için değilse, nedendir?

 …”Sınırlara inanmamız sadece korku ve ukalalıktan, hiçbir sınır yoktur. Ne düşüncelere ne de duygulara, sınırları koyan korku ve endişedir…”

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir